Anı

Kilide ilk soktuğu anahtar kapıyı açmadı. Zaten hayatta hiçbir ilkte başarılı olamamıştı; ilk üniversite sınavında, ilk aşkında, ilk evliliğinde… Ama bu defa hayat ona anahtarı değiştirme şansı vermişti. Elindeki anahtarlardan kilide uygun olanı bulup kapıyı açabilirdi. 

İlk eşini ve ilk çocuğunu trafik kazasında kaybetmişti. Bazı şeyler ilkinin yerini tutmuyor. Ârif Bey için de tutmuyordu. Tutturamıyordu. Bu kazadaki en büyük suçun kendisinde olduğunun farkında olduğu için belki de bu böyleydi. Suçun fâili eğer bir nebze vicdanlı ise hayatın tüm zevklerini hep ıskalar. Denememişti ikinci bir evliliği. Söyleyenler olmuştu; daha gençsin, yine bir çocuğun olabilir, bak, yalnız bir yere kadar yaşarsın, huzur evlerine düşersin, bugünün yarını da var… İkinci bir evlilik ile başka birilerinin daha hayatına mâl olmak istemiyordu. Bu pişmanlığını kimseye söyleyemiyor, nasip deyip geçiştiriyordu.

Alkollü kullandığı arabanın kontrolünü kaybetmiş ve ailesi ile birlikte şarampole yuvarlanmışlardı. Üç takla atan arabanın altından sadece kendisi sağ çıksa da bu fecî anının altında her gün eziliyordu. Bu kazadan neden tek ben sağ çıktım sorusunu yıllarca sordu kendisine. Bu bir soru değildi, bu bir isyandı. “Neden ben de ölmedim!” Ama intiharı hiç düşünmedi. İntihar ona göre aklını kullanamamanın çaresizliğiydi, acizlikti, sefillikti. O bir gün sırası geldiğinde onların yanına gideceğini biliyordu. Sadece biraz acele olsun istiyordu. Ölümün kesin olması onun içini rahatlatıyordu. Ölüm bir avuntuydu. Hiç avunamadı, neden ben de ölmedim isyanı kendisini bir türlü rahat bırakmadı. Eşi Nesime’nin uyarısına rağmen alkollü araç kullanmanın isyanı, geriye dönememenin isyanı ve hiçbir şeyi değiştirememenin, hatasını telafi edememenin isyanı…

Biten bir film artık hafızalarda yaşıyor. Hiçbir şey hafızadan silinmeden bitti sayılmıyor aslında. Hangi filmi izleyeceğimize biz karar versek de bazı anılara şahit olmayı biz seçemiyoruz. Gözümüzün önünde oluverip bitiyor. Sonra ‘unutamamak’ fiilinin içine hapsoluyor ve biz bitene kadar da bitmiyor. 

Kendisi yüzünden iki can vefat etmişti, en sevdiği iki can. Sokağa bile çıkmak istemiyordu, kendi arabasına benzeyen arabalar, trafik kazasını hatırlatıyordu ve hiçbir toplu taşıma aracına da binmiyordu, sırf bu yüzden her yere yürüyerek gidiyordu. Bir önceki gün de ev aramak için sokak sokak yürümüş, uykusuzluğunun da etkisi ile bir hayli yorgun düşmüştü. Anılarından uzaklaşmak için evini sattığından beri, bir artı bir, kiralık evlerde yaşıyordu. Hep yüksek katları tercih ediyordu. Oturduğu yerden pencereden baktığında sadece gökyüzünü görmeliydi. Her sene bir ev değiştiriyordu. Hiçbir şeye, hiçbir yere alışmak istemiyordu, çünkü alıştığı şeylerin firakı insana acı veriyor. Bu bir kedi de olabilir, köpek de ağaç da çiçek de ev de…

Kapıyı açıp valizinin kulpundan tutup çekti. Valiz tekerli olmasına rağmen ağır gelmişti. Dünden kalan yorgunluğun etkisinden olsa da o bu çelimsizliğini kalbindeki yüke bağladı. Kalbindeki yük, beden kuvvetinin bir kısmını da almıştı sanki ondan. Valizinde göğsünde olduğundan daha az yük vardı. Valizi ile birlikte sürüne sürüne içeri girdiler.

Biraz kanepede oturup dinlenmek istedi. Dört kişilik bordo renkli kanepeye oturur oturmaz aşağıya doğru çöktüğünü hissetti. Ya kanepenin süngeri çok yumuşaktı ya da üzerinde hissettiği ağırlık onu içeri doğru gömmüştü. Açık olan pencereden dağlara baktı. Hava güneşliydi. Güneşin kesif sıcaklığını ise alnından süzülen ve gömleğini tenine yapıştıran terden anladı. Gömüldüğü yerin rahatlığından olsa gerek uykusu geldi. Dibe doğru ağır ağır iniyor gibi hissetti. Hayatı boyunca indiği dipti bu. Bir türlü dibe ulaşamayan çukur daha doğrusu. Uyumak istiyordu. Aklına gelmesini istemediği anıdan da uyuyarak uzaklaşmak istiyordu. Az uyuyan biri olarak gerçekten de şu an uykuya ihtiyacı vardı. İster istemez gözleri kayıp gidiyordu. “Uyuyunca insan acılarını da unutuyor, oysa beden uykuda olsa da ruh uyanık değil mi?”  dedi, mırıldanarak. “öyle” diye bir ses duydu. Kendi sorusuna yine kendisi cevap vermiş gibi hissetti.  Aslında bu cevabı kendisinin vermediğini sonra anladı. Uykulu ve sersem halinden birdenbire irkildi. “Halisinasyon mu görmeye başlıyorum  artık?” dedi yine sessizce. “hayır” diye bir cevap geldi. Bu defa kendisinin konuşmadığından emindi. Sağına soluna baktı. Oda zaten bir taneydi, sadece mutfak, banyo ve tuvalet ayrıydı. Kalktı mutfağı, banyoyu ve tuvaleti kontrol etti. Hiç kimse yoktu. Sanırım aklım bana oyun oynuyor dedi içinden. “Bir şeye kafayı bu kadar takarsan olacağı buydu” dedi.   Tekrar oturdu kanepeye. Yine karşıya baktı. Bir süre sonra üzerine düşen uykulu hâl tekrar geldi. Böyle oturmakla olmuyor en iyisi uzanayım da adam gibi yatayım diye düşündü. Yastık aradı. Yastık biraz uzaktaydı. Eğilip uzanarak yastığı yerden aldı, üzerinde saç telleri gördü ve yağlanmış gibiydi. Kokladı, yüzünü ekşitti, kirli olduğunu düşünüp tekrar attı yere. Kanepeye uzanıp başını yine pencereye doğru çevirdi. Burnu kanepeye değiyordu. Yine eşkimsi bir koku duydu. Bu koku yastıkta duyduğu kokuya benziyordu. Nefesi tıkanıyor gibi oldu. Başını kaldırdığında gözlerini yumup derin bir koku çekti içine, aslında evin her tarafında bu kokudan vardı. “Bu evde oturanlar ne kadar da pis insanlarmış,” dedi. “Öyle” dedi yine aynı ses. Bu defa emindi sesin geldiği yerden. Kanepenin oturduğu kısmı kaldırıp içine baktı. Kimse yoktu orada. Tekrar düzeltti. Kanepeye eğilip konuştu. “Sen de kimsin?”  diye sordu biraz da tedirginlikle. Aklına gelen şeyin olmasını istemiyordu cevabı beklerken. Ama aklına gelen şey oldu.

 “Görmüyor musun ben bir kanepeyim” dedi. İrikildi, bu defa korkudan irkilmişti, pecereye kadar hızla geriye çekildi.

 “Korkmana gerek yok, ben yerimden kalkıp sana saldıramam.” dedi kanepe, “Diğer kanepelerden tek farkım konuşuyorum.”

“Senden korkuyorum ama saldıracağın için değil konuşabildiğin için.korkuyorum.”

“Haklısın, tarih boyunca konuşanlardan hep korkmuşlardır.” Bu kısa muhabbet biraz olsun sakinleştirmişti Ârif’i.

“Sen neden bu kadar pis kokuyorsun peki?” diye sordu.

“Senden önce bu evde oturan yaşlı bir adamın oğlu vardı. Sekiz yaşlarında. Felçliydi. Her gün bir defa da olsa üzerime işerdi çocuk. Babası da her gün üstümdeki çarşafı değiştirirdi ama süngerlerim çişi içine çekiyordu. Adam artık kokuya alıştığı için odadaki keskin kokuyu duymuyordu. Geleni gideni de yoktu garibin. Hatta çocuk büyük abdestini de yapardı üzerime. Ama adam bir türlü çarşafın altına büyük bir naylon çekmeyi akıl etmezdi. Tam iki sene boyunca yattı o çocuk üzerimde. O gördüğün yastığın üzerindeki kıllar çocuktan kalma saç telleri. Saçlarının terinden ise yastık yağlanmış gibi parlıyor. Bu adam bir trafik kazasında eşini kaybetmiş ve çocuğu da felç olmuş. Çocuk bitkisel hayatta gibi gün boyu tavana bakıyordu. Konuştuğunu hiç duymadım. Arada bir garip hırıltılar çıkarıyordu. Sanki bir çiçeğe bakar gibi baktı çocuğuna adam. Hiç tepki vermese de onunla konuşuyordu. Çokça özür diliyordu; “Alkollüydüm o gün, annen o kadar da uyarmıştı alkollü araba sürme diye, hep benim yüzümden bu hale geldin oğlum.” gibi sözler işte.  Onlara ne oldu diye merak ediyorsun değil mi? Adam çocuğun öldüğünü anladı bir gün. Her gün kulağını ağzına dayardı, eğer nefes alıp veriyorsa şükrederdi. Bir gün sabah nefesinin gelmediğini bilince ağladı adam. Kendisi de o anda kalp krizi geçirip öldü.”

Birden kapını zili çaldı. Zil sesi ile irkilip yerinden  kalktı. Oturduğu kanepeden yatar vaziyette kalktığını görünce, hâlini garipsedi. Gördüğü, her şeyin rüya olduğunu anlayınca rahatladı. Kanepeyi süzdü boylu boyunca. Gülümsedi ister istemez. Aslında sesli gülmek geldi içinden ama yapamadı. Uzun zamandır hiç sesli gülmemişti.

Kapıyı açtığında, elinde bir tabak yemekle küçük bir kız çocuğu gördü karşısında. Az önce rüya görmekle meşgul olan gözleri daha henüz dünyaya alışmamıştı. Kız çocuğuna bakıyordu ama onu görmüyordu. Önce bilinci görmeliydi ama o da daha uyanmamış gibiydi.  

“Ahmet amca ve hasta çocuğuna yemek getirdim.” dedi çocuk. Şaşırdı. Rüya ile gerçeği sorgulamaya başladı. Evin içindeki eşkimsi kokuyu tekrar hissetti. Bu defa uyanık olduğundan emindi. Hızlıca odaya geçip yastığa baktı. Üzerinde kıllar vardı ve yağlıydı, parlıyordu. Düşünüyor gibi kafasını kaşıdı. Kapıda unuttuğu kız çocuğunu hatırladı. Gidip elinden yemek tabağını alıp teşekkür etti.

“Beterin beteri varmış.” dedi. Kanepeden cevap bekledi. Ses yoktu. Rüya olmasına rağmen gerçekti. Bir gerçeği rüyada görünce, rüyanın da bir gerçek olduğunu anladı. 

Vefat edenlere üzülmek kolaydır, zor olan her gün ölüme bir adım yaklaşan bir hastaya bakmaktır. Ve bu hasta eğer evladınsa, gözlerinin önünde her gün eridiğini görmenin acısı daha vahim olmalıydı. Haline şükretti. Bu defa içten edilen bir şükürdü bu. Sırtındaki yükün üzerinden kalktığını, hafiflediğini hissetti. Bu bir boş vermişlik, artık hiçbir şey için üzülmüyor demek değildi, sadece içindeki bunalım hissini dışarıya salmıştı. Aklına geldikçe, üzüntüsü ve pişmanlığı yine oldu fakat kalbini sıkıştıran, beynini zonklatan, onu yüksek katlı bir binanın penceresinden atlamaya zorlayan his kaybolmuştu.   

Nazım Köyce

Photo by Max Vakhtbovych on Pexels.com

Kadınlar Ne İster?

(Yazmanın Sevinci Atölyesi Çalışmaları)

“Kadınlar ne ister?” sorusu fî tarihinden beri çözülememiş bir matematik problemi gibi ne cevap verildiyse bir türlü tutmadı. Bu soru ile ilgili o kadar çok klişe cevaplar verildi ki gına geldi artık.

Bana sorarsanız ki sorun; “Kadınlar ne ister?” sorusunun cevabı: “Kadınlar ne istediğini bilmiyor.”

Kadınların istediği o kadar çok şey var ki; o yüzden ne istediklerini bilmiyorlar. Konuşacak çok şeyi olan insanın konuşamaması gibi bir durumdan bahsediyorum. İçi dolu olan susar. Susmaz aslında, susuyormuş gibi yapar. Anlayacak kimsesi olmadığı için susar veya asıl anlatacağı kişi yoktur. Şartlar yerine gelse kimse susturamaz. Çok şey istemenin doğurduğu netice, isteyememek, ne istediğini bilememek de buna benzer. Ama, fakat, lâkîn şartlar yerine gelsin, isteklerine cevap bulacak biri ya da birileri olsun görün siz…

Şu da var ki kadınların içlerindeki doluluk (isteme doluluğu) yine içlerindeki boşluktan ileri geliyor. “İçteki boşluk” hissi (bir türlü anlatılamayan garip bir his) her insanda olsa da kadınlar bu hisse daha hassas bir şekilde önem veriyorlar. Onlarda bir şekilde bu boşluğun dolması gerekiyor. Erkeklere nazaran, kalplerindeki uzay boşluğu gibi devasa duran boşluğu doldurmak için de birçok şey isteyebiliyorlar. Aynı anda çok şey istemek, hiçbir şey istememek/isteyememektir aslında. Her ne kadar bu boşluğa devasa, sanki doldurması zormuş gibi demişsek de zor değil; sevginizde samimi ve dürüst olun yeter.

Tabiki kalbindeki boşluğunu tatmin edecek yegâne şahıs erkek de değil. En büyük yanılgı da bir insanın ancak bir insan tarafından tamamlanmasının sanılması. Tamamlanmak, yani içini doldurmak, kalbinde her şeyin yolunda gitmesi… Çok nadir de olsa bir kadının bir erkek veya bir erkeğin bir kadın tarafından tamamlandığını hissetmesi, ruh eşini bulduğunu düşünmesi, onunla, manevi huzuru yakaladığını söylemesi, her şeyin yerli yerinde, hayatın yaşamaya değer olduğunun sevincini her an kalbinde hissetmesi, gerçekleşmiştir mutlaka lâkin bir süre sonra birçoğu hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır.

Ben bu manevi boşluk doldurma olayına “tamamlanma” diyorum. Tatminkârlık hissi…Kalbin mutmain olması…

İnsan kendinden bilir ki ruhunda güzel huylar barındırdığı gibi kötü huylar da barındırır. Kimse garanti veremez ki bir gün kötü olmayacağına. O yüzden yanında mutlu da olsanız, huzuru en dibine kadar da hissettirse, netice de o bir insan. İnsana güvenmek ise büyük bir risktir. İnsan sadece sevgi, merhamet gibi güzel hasletler taşımaz; hasettir, kıskançtır, öfkelidir, sabırsızdır, kinlidir, şımarıktır, nankördür…

İşte “Kadınlar ne ister?” sorusuna cevap bulunamamasının en büyük nedeni de kadınların isteklerini yalnızca erkeklerin karşılayabileceğine dair yanlış algıdır. Çünkü erkek de insandır…Yani anatomik olarak…

| nazım köyce

Dersin

yalan sevgilerin değince kurşunu
sen kendin silersin kendi yaşını
ellerinin arasına alıp başını
benim de bir Nazım’ım vardı dersin
o bana gerçekten yardı dersin

https://www.facebook.com/bisiirler.oluyorhttps://www.facebook.com/bisiirler.oluyor

acılar seni de bulur, elbet sırayla
anlarsın nasıl yaşanır böyle yarayla
bir nedamet içinde mumla çırayla
ararsın da bir Nazım’ım vardı dersin
kanayan şu kalbimi sarardı dersin

uykular varmaz ki hasret yurduna
geceler işkence olur bağrına
tilki gibi tekrar kürk dükkanına
dönersin de bir Nazım’ım vardı dersin
dönersin de Nazım’ını sen göremezsin

| Nazım Köyce

Efendiniz Kim?

Nefes nefese ve telaşla, üç adam durdu kalabalığın karşısında. İçlerinden biri

“Söyleyin!” dedi yüksek bir sesle

Yüzüne bakılırsa öfkeliydi de

“Söyleyin sizin Efendiniz kim?!”

Herkes oturduğu yerden ve gözlerinde beliren öfkeyle baktılar bu adama

Orada oturanlara elinde sürahi ile su dağıtan biri, dönüp baktı bu soru soran adama

“Halkına hizmet eden halkın efendisidir.” dedi.

Sesin geldiği yöne baktı adam

Bir şey anlamadı

Kalabalığa tekrar dönüp baktı, bir cevap gelir umuduyla

İçlerinden biri: “İşte o gördüğün su dağıtan kişi bizim efendimizdir.” dedi.

Adam şaşırdı

“Bizim krallarımız hizmet etmez.” dedi.

“Bu nasıl bir kraldır ki halkına eliyle su dağıtıyor?”

İşte o kişi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ta kendisiydi.

Hiçbir kral, onun kadar sevilmedi. Hiçbir kralın biyografisinde tırnaklarını bile nasıl kestiğinin bilgisi günümüze kadar ulaşmadı. Biz onun ne şekilde uyuduğunu bile biliyoruz. İşte bunlar, güzel ahlakın en büyük ödülüdür bir insan için: unutulmamak…

Etkisiz Eleman 1 ve X

ben matematikte bile ‘x’ i yalnız bırakırken içim cız ediyor
yanına 1 koyup çarpıyorum
1, çarpma işlemine göre etkisiz eleman da olsa ‘x’in yanında kıyak duruyor
yanınızda etkisiz eleman gibi de olsa dursun istediğiniz insanlar olur
yeter ki dursun dersin
iki çay söylersin
iki çay söylemek çok fiyakalı bir şeydir
herkes iki çay söyleyemez
ben söylüyorum
biri soğuyor
kimsenin çayını soğutmayın
bak! çayı soğuyunca insanın kalbi de soğuyor…

ben matematikte bile ‘x’ i yalnız bırakamıyorum içim cız ediyor
siz nasıl bir insanı yalnız bırakıp gidiyorsunuz
kalbim almıyor
siz ‘x’i boş verin
ben yanına 1 koyup çarparım
olmazsa silerim
zira insan silinmiyor
sevince
etkisiz eleman gibi de olsa bazı insanlar yamacında dursun istersin
iki çay söylüyorum
hiç gelen yoksa
soğuyorum
bazı şeyler mevsimsel normlar gibi
olabilirlik çıtası yükseliyor
gitmek gibi mesela
olsun
matematikte de oluyor bazen
değer veriyorsun, sonuç yanlış çıkıyor…

Sev Yeter

Sev Yeter

“Sevgi diye bir merhem var, hangi yaralı kalbe sürseniz iyi geliyor…”

Nazım Köyce

– Test sonuçlarınız çıktı Meryem Hanım… Bunu söylemek güç olacak ama…

– Yalnızca kaç gün, kaç ay, kaç yıl, onu deyin doktor.

– (Doktor, hüzün dolu ifadeyi yüzüne takındıktan sonra başını önüne eğdi.) Yaklaşık altı ay olabilir. 

Onur, elinde mısır cipsi ile girdi salona. Sevgi, az önce dizide izlediği replik ile ilgili merak ettiği bir konuyu sordu eşine: 

– Hayatım, siz doktorlar neden böylesiniz? 

– Nasılmışız canım?

– Neden hastaya öleceğini şap diye söylüyorsunuz ki? Baksana, az önce dizideki doktor; “altı ay ömrün var.” deyiverdi kadına. Hasta için moral ve motivasyon önemli değil mi? 

Onur televizyona baktı. Kaçamak cevap verilecek bir soru değildi. Sevgi gibi müdakkik bir sosyologdan da beklenir bir soruydu. Eğer vereceği cevap Sevgi’yi tatmin etmezse,  tüm doktorlar hakkında kötü bir suizan oluşabilirdi zihninde hatta kendisi hakkında da menfî bir ön yargı oluşabilirdi. Onur da birçok defa hastalarına ölümcül hastalığını yüzlerine karşı açıkça söylemişti. 

Fenâ bir eylem yapmak için geçerli bir nedeniniz varsa vicdanınız rahattır; yeter ki o geçerli neden hakikat olsun. İnsan, geçmişte yaptığı bir kötülüğü ne vakit hatırına getirse vicdanını susturmak için o kötülüğü yapma nedeninin arkasına sığınmak zorundadır çünkü zahirde vicdanın sesi kısık da olsa kalpteki yankısı büyüktür. Onur da yaptığının kötü bir şey olduğunu biliyordu fakat diğer doktorlar gibi geçerli nedenleri vardı. Kendisini köşeye sıkıştıran bu soruya da cevabı hazırdı:

– Şey… Aslına bakarsan kesinkes hastalığın çaresi olmadığı durumlarda söylüyoruz. Çünkü gerçeği  söylemediğimiz takdirde hasta boşu boşuna masraf etmek zorunda kalacak ve üstelik hastahanenin yatış servislerini de meşgul edecek. Hatta bu konuyla ilgili bazı doktorlar göz altına alınmış. (Sevgi gözlerini, -nasıl olmuş ki?- dercesine açtı.) İyileşmesi tıbben mümkün olmayan bir hastaya iyileşeceği vaadi verip parasını yemişler. Bu yüzden söylemek zorundayız biraz da… 

– Hımm… Anladım. Ama yine de çok zor bir durum insanın öleceğini bilmesi. Çok şükür ki biz geleceğimizi bilmiyoruz. Eğer sağlıklı olmamıza rağmen ne zaman öleceğimizi bilseydik, kaç ay ömrünün kaldığını bilen kanser hastası gibi olurduk. Çok korkunç bir durum çook…

– Evet, canım haklısın. Allah bizim geleceği bilmemizi bu yüzden istememiş olabilir… 

Bir insanın gözünün içine baka baka ölüm haberini vermek de çok zor bizim için. O hastanın o anki yüz ifadesini görmemek için gözlerimizi sağa sola kaydırıyoruz. Herkesin tepkisi aynı olmuyor tabi… Şükreden de oluyor, isyan eden de… 

– Anladım canım. 

Onur, orta sehpanın üzerinde duran dizüstü bilgisayarda yarıya kadar yazılmış word dosyasını gördü. Sevgi’nin yarın sosyolog olarak özel bir liseye vereceği konferans ile ilgili yazılardı ekranda gördükleri. 

– Ne o işin yoğun galiba… Bir şeyler bulabildin mi bari konu hakkında? 

– Ha evet…İnsan psikolojisinin beyin üzerindeki etkileri hakkında epey bilgi topladım internetten. Çok hayret verici deneyler ile karşılaştım. Zevkli bir konu… Yalnız konferans sonuna doğru soru cevap uygulaması olacakmış. Liselileri bilirsin çok meraklı olurlar. O yüzden her ayrıntıya dikkat edip not alıyorum.

– O zaman sen çalışmana devam et. Dediğin gibi bu liseliler çok meraklı olurlar. Umarım seni fazla yormazlar. Ben de yoğundum bu gün. Baş ağrım da var biraz. Bir duş alıp yatayım diyorum. 

– Tamam hayatım iyi uykular sana. İki saate gelirim ben de… 

~ 1 ~

Ertesi gün, Özel İbni Sina Hastanesi’nde iki haftadır tedavi ettiği hastasının, bilgisayar ekranından emar sonuçlarını inceleyen Onur, hastanın beyninde tümör olduğunu gördü. Masasının önündeki koltukta oturan hastasına göz ucuyla bakıp tekrar ekrana yöneldi. Hastası Melahat Hanım’a söylemeye cesaret edemediği bir sonucu görmüştü ekranda. Aslında alışık olduğu bir durum karşısında neden bu kadar stresli olduğuna anlam veremedi. Hâlâ dün akşamki eşi Sevgi’nin sorduğu sorunun etkisi altında olduğunu fark etti. Derin bir nefes alıp kendini toparladı. Hastasına döndü, göz göze geldiler. Topladığı cesaret, kadının cevap bekleyen meraklı gözlerine bakınca tekrar dağıldı. Yine ekrana döndü. Bu kötü haberi verebilecek cesareti bulmak için kendisine zaman kazandırdı. Ekrana bakarak konuşmak daha kolay olacak diye düşündü. Tekrar derin bir nefes alıp:

“Sanırım bu bir tümör Melahat Hanım,” deyiverdi hızlıca.

Kadın başını önüne eğip ağladı. Hıçkırıklı sesiyle: “Üç çocuğum var, Onur Bey,” dedi. 

Sanki hastanın üzülmesine vesile olduğu için suçluymuş gibi ve suçunu da affettirmesi gerekiyormuş gibi açıklama yapma ihtiyacı duydu:

– Şey… Hemen üzülmeyin ama… Daha tümörün cinsini bilmiyoruz. Sizin tabirinizle iyi huylu bir tümör de olabilir. 

Hasta kadın gözyaşını silip, teselli olmanın şevkiyle kendine geldi.

– Peki onu nasıl anlayacağız. 

– Ücretli de olsa bir tamografi ve birkaç test daha gerekecek. Siz şunu alın (Elindeki kağıda bir şeyler yazıp, imzalayıp kadına uzattı.) yarın sabah aç gelin ve bu kağıdı hemşirelerden birine verin, onlar gerekeni yapacaktır. Sonuçlar bir haftaya çıkar. Hastanemiz size mesaj atacaktır. 

~  2  ~ 

Sevgi sosyolog olarak davet edildiği özel lisede konferans veriyordu. Geç saatlere kadar araştırdığı  konu ile ilgili bilgileri lise öğrencilerine anlatıyordu:

– İnsanın ruhsal olarak yaşadığı her olumlu veya olumsuz his beyine de etki ediyor ve beyin de kontrolünde bulunan tüm hücrelere bu durumu sinirler yoluyla iletiyor. İnsan üzerinde yapılan bazı deneyler bunu kanıtlar nitelikte. Mesela hayal edin: Söğüt ağacı yaprağına alerjiniz var. Dokunduğunuz anda cildiniz kabarıyor, kızarıyor, deli gibi kaşınmaya başlıyor. Doktor size bir alerji testi yapıyor. Önce gözlerinizi sıkıca bağlıyor. Ardından sağ kolunuza söğüt yaprağı sol kulunuza ise dut yaprağı süreceğini söylüyor. Ve testi uyguluyor. Tabii sağ kolunuz hemen kaşınıp yanmaya başlıyor. Sol kolunuzda ise her şey normal. Ama gözlerinizi açtığınızda doktor sürprizi açıklıyor: “Aslında kaşınan kolunuza dut yaprağı sürmüştük, alerjik olduğunuz söğüt yapraklarını ise sol kolunuza sürdük!” İnancımız zihnimizde hangi yönde ise bedeni oluşturan hücreler ona göre tepki veriyor. İşte bu yüzdendir ki gençler, derslerinizde başarılı olacağınıza önce kendiniz inanmalısınız. Eğer bu inancı sağlamazsanız en kolay ders bile size zul gelebilir. Öncelikle beyninize, derslerinizde size zor gelen konuların, zor olmadığını, çalıştığınız  takdirde kolaylaşacağını kabul ettirmelisiniz. 

Birkaç soru cevaptan sonra konuşmasını bitirip dışarıya çıktı, arabasına bindi ve Onur’u aradı:

– Aşkım, konferans bitti ben eve geçiyorum.

– Tamam canım, sen git ben de izin alıp çıkacağım birazdan. 

– Neden erkenden? Yani, erken gelebilmene sevindim tabi de merak ettim.

– Her zamanki gibi yine yorucu bir gündü. Gelince konuşuruz olur mu?

– Tamam canım görüşürüz.

– Görüşürüz  hayatım.

O gün iki hastasına daha aynı kötü haberi vermenin ağırlığı vardı Onur’un üzerinde. Hemen hemen ayda bir defa bu talihsiz durum başına gelmesine rağmen bu gün üç defa üst üste olması yormuştu kalbini. Neden bu defa kalbini fazlasıyla acıttığını dün akşam Sevgi ile aralarında geçen konuşmaya bağladı. İnsanların tümör, kanser gibi ölümcül hastalıklarını öğrenmesinin ruh hallerini nasıl etkilediğini daha net görebiliyordu artık. Kalbine gelen bu merhamet hissi ruhsal olarak onu çok yormuştu. Öğleden sonrası için izin aldı. Hastane kapısından çıktığında ise ayaklarında bir ağırlık olduğunu hissetti. Çıkış kapısına tutundu. Bir kaç nefes egzersizi ile toparlandı. Beyni boşalıyormuş gibi kendini boşlukta gördü. Birdenbire keskin bir baş ağrısı peydah oldu. Araç park yerine kadar zor da olsa ilerleyebildi. Arabanın kapısını cebinden güç bela bulduğu anahtar ile açtı. Eli kapının kulpuna uzandığı sırada kapıyı açamadan sağ tarafına bayılıp düştü. Düştüğünü görenler etrafına toplandı. Toplanan kalabalık içerisinde hastane çalışanlarından bir hemşire Onur’u tanıdı. Hastaneden birilerini arayıp acil sedye getirmelerini istedi. İlk müdahalenin ardından hastane tarafından eşi arandı. 

Haberi duyan Sevgi, baygınlık geçirdi. Bu ilk bayılıp düşmesi değildi. Ne zaman üzüntü içerisine girecek bir durum hasıl olsa o anda bayılıyordu. Her zamanki gibi beş-on dakika kadar süren baygınlığın ardından ayılıyor ve sanki ilk defa görmüş gibi etrafına şaşkınlıkla bakınıyordu. Anlık geçici hafıza kaybı yaşıyordu. Neden bayıldığını unutuyordu. Ayılınca telefonunun yerde olduğunu gördü. Bu bayılmasının bir arama sonucunda meydana geldiğini anladı. Son aramalara baktı. En son gelen aramayı tekrar aradı:

– Alo… Ben Sevgi. Doktor Onur’un eşiyim. Az önce ne demiştiniz tam anlayamadım? 

– Ha evet… Eşiniz şu an çalıştığı hastanede yatıyor. Küçük bir travma geçirdi, ciddi bir şeyi yok.

Cevap vermeden kapattı telefonu. Apar topar hastaneye gitti. 

                                   ~ 3 ~ 

Onur düşerken başını arabanın kaputuna çarpmıştı. Bu bilgiyi de hastanenin doktorlarından ve aile dostları olan Doktor Necmi’den aldı. 

Eşinin yattığı servis kapısının önüne geldiğinde ise göreceği manzaranın korkusunu yaşıyordu. Kapıyı yavaşça araladı. Onur, sedyeye uzanmış gözleri kapalı bilinçsiz şekilde yatıyordu. Nabız atışını gösteren makineden gelen hortumların biri parmağına, bir diğeri de burnuna takılı haldeydi ve kolunda da serum vardı. Bir sandalye alıp başucuna oturdu. Ellerini tuttu. Uzun süre başında bekledi.

Gün akşama döndüğü vakit gözlerini açtı Onur. Elini tutan kişiyi, gözlerindeki flu bakış gidene kadar göremese de tanıdı. Net görmeye başladığında ise gülümsedi. Karşısında saçları dağınık, ağlamaktan gözlerinin rimeli akmış Sevgi’yi görünce üzülmemesi için elini sıkıca tuttu. 

– Bir şeyim yok canım, sadece yorucu bir gündü ve tansiyonum düştü sanırım. Arabanın kapısını açmaya çalışırken bayılmışım.

– Biliyorum, dedi Sevgi. Ve düşerken de başını arabanın kaputuna çarpmışsın.

– Bunu sana kim söyledi?

– Necmi Bey söyledi.

– Evet, küçük bir ödem oluşmuş ama ödem seni korkutmasın, o sadece kan toplanması…

Sevgi bu açıklama ile rahatladı ve içindeki rahatlamadan dolayı gelen huzuru onunla paylaşmak için cep telefonuna kulaklığı takıp, kulaklığın hoparlörünün birini kendi kulağına diğerini de eşinin kulağına taktı. Sonra ikisinin şarkısı olan “Elfida’yı” açtı. 

     “Başını avuçlarına koyup dinlenmek istiyorum,” dedi gülümseyerek. 

      “Tabiki,” dedi Onur, “hatta yanıma uzan istersen,” 

     “Olmaz gören olursa utanırım ,” dedi ve başını Onur’un avuçları arasına koydu. Huzur bulduğu avuçların içinde bir ömür kalmak istedi fakat on dakika sonra bir ayak sesi duyar duymaz toparlandı olduğu yerden. Kulaklığı çıkarıp çantasına koydu. Gelen Doktor Necmi’ydi.

“Nasıllar bakalım çifte kumrular.” dedi muzır bir gülümsemeyle. 

İkisi de birbirlerinin gözlerinin içine bakıp gülümsediler. 

“Kendimi çok iyi hissediyorum,” dedi Onur. 

     Necmi, Sevgi’nin gözlerine baktı. 

“Bu çok güzel bir haber ama müsaade ederseniz yalnız konuşmam gerekiyor Onur ile,” dedi.

     Sevgi korktu. Yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı. 

” Neden, kötü bir şey mi var?” 

” Şimdilik bir şey diyemem ama isterseniz ben Onur’a söyleyeyim o da size anlatsın.”

Sevgi’nin kalbi titriyordu. Bu titreme ellerine de yansıdı. Olduğu yere düşüp bayıldı. Onur panikle Necmi’den müdahale etmesini istedi. Hemen acile aldılar. Gerekli tahliller ve röntgen çekimleri yapıldıktan sonra sedye ile kolunda serum takılı olduğu halde Onur’un yanına getirdiler. Bu defa hasta başında bekleyen Onur oldu. Yarım saat boyunca baygın kaldı. Gözünü açar açmaz kolunda takılı olan seruma ve sedyeye baktı. Onur’u farketti sonra. 

“Ne oldu bana aşkım?”

“Şey… Hayatım baygınlık geçirdin. Önemli bir şeyin yokmuş, üzülmene gerek yok.”

“Ha… Ama çok başım ağrıyor.”

“Biraz uyu istersen. Geçicidir o merak etme.”

     İlaçların etkisiyle olduğu yerde kısa sürede uyuya kaldı Sevgi.

Doktor Necmi elinde bir dosya ile yanlarına geldi. Sevgi’nin uyuduğunu gördü. Onur’un başucuna bir sandalye çekip oturdu. Elindeki dosyadan sonuçları çıkarıp gösterdi. Onur ile hastalığı hakkında uzun uzadıya konuştular. Necmi odadan çıktığında ise Onur sevdiği kadına ağlayan gözlerle bakıyordu. Ona test sonuçlarından ölümcül bir hastalık çıktığını nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. 

İnsanın ne zaman öleceğini bilmesi değil de geride kalan sevenlerinin duyacağı üzüntü daha çok acı veriyordu. 

Sevgi kendine geldiğinde sabah olmuştu. Eşine elini uzattı. Onur da bu uzanan elleri boş bırakmadı. 

“Merak etme ikimizde birazdan taburcu oluyoruz,” dedi. 

Eşinin yüzündeki sevinç gülümsemesini görünce mutlu oldu. Sevdiği kadını mutlu etmek hoşuna gidiyordu. Eşinin yüzündeki bu mutlu ifadeyi, verdiği bir haber ile ikiye katladı:

– Ve başhekim bana izin verdi. Uzun bir tatil… Bil bakalım kaç ay?” 

– Ne… Ay mı? Dedi Sevgi. İnanamıyorum ama neden?

– Biliyorsun geçen sene de yoğunluktan izinlerimi tam kullanamamıştım. Bu bayılmam, baş ağrıları falan hep ondan kaynaklıymış. Onun için de başhekim bol bol dinlenmemi istedi. Ve üç ay izin verdi.

– Bak buna çok sevindim. Düşünceliymiş başhekim. Eee peki ne yapıyoruz aşkım?

– Önce bir eve gidelim o zaman bakarız ne yapacağımıza, dedi Onur göz kırparak. 

~  4  ~

Taburcu olup eve geldiklerinde yol boyunca düşündüğü, içinden çıkamadığı ve kalbini daraltan, Sevgi’ye söylemek zorunda olduğu konuyu nasıl izah edeceğini hâlâ bulamamıştı. 

Öğle yemeğinin ardından tekrar sordu Sevgi: 

– Eee aşkım ne zaman söyleyeceksin?

Birden içi ürperdi Onur’un. -Söylemeye korktuğum şeyden haberi mi var yoksa?- sorusu aklından jet hızıyla geçti sonra konunun tatil olduğunu anlayınca rahatladı. 

– Evet, evet… Tatilimiz için Ayvalıktaki yazlığımıza gidelim diyorum. Sadece sen ve ben. Teknemizle denizde açılırız. Bahçemizde yetiştirdiğimiz şeylerden organik beslenir, temiz hava alırız. Üstelik ağaçlık, mis gibi bir yer… Ha ne dersin? 

Sevgi biraz düşündü. Aklında Avrupa turu vardı. Teklif etsem mi etmesem mi kararsızlığı içinde iken birden ağzından çıkıverdi: 

– Ben Avrupa turu yaparız diye düşünmüştüm. Paris’e dayınlara gideriz veya istemezsen bir otel de olur…

Onur elindeki elma dilimini Sevgi’nin ağzına doğru uzatıp: “Neden olmasın?” Dedi. 

“Hem uzun yıllar oldu gitmeyeli oralara. Tamam yarın ilk işim bilet kesmek olacak. Hatta şimdiden fiyatlara bakıp keselim biletlerimizi.” 

Uçak bilet fiyatlarını incelemek için telefonu eline aldı. Sevgi de yanına oturdu, iyice yaklaştı koluna girdi, telefonun ekranına bakıyordu. Gözleri Onur’un yüzüne kaydı bir an. Yüzündeki ifadeden tedirgin oldu. Sevdiği kadınla üç aylık tatile gitme sevincini göremedi eşinin yüzünde. Solgun bir ifade vardı. Anlamlandıramadığı bir ifade. Merak etti: 

-Neyin var aşkım?

Onur bu soruyu beklemiyordu fakat söylemek isteyip de söyleyemediği şeye zemin hazırladığı için biraz da memnun oldu. Çünkü söylemek zorundaydı. Heyecanlandı istemsizce. Telefonda sayfaları tıklayan parmağının titrediğini hissetti. Bu titremeyi Sevgi de fark etmişti ve kalbine ani inen bir korku ile sorusunu tekrar yineledi:

“Aşkım neden susuyorsun?” Bu defa sesi daha gür çıkmıştı. Cevap bekliyorum sesiydi bu…

Onur ağzından çıkan ilk kelime ile cesaret buldu:

“Aşkım, sonuçlar…” dedi. 

“Ne sonuçları?” 

Derin bir nefes aldı. İlk adımı atmıştı, gerisi de gelebilir diye düşündü. Kalbi doldu ve bu doluluk vücut kimyasının kendi iradesi dışında değişmesine neden oluyordu. Gözünden tane tane süzülen yaş bu değişimin sonucuydu. 

Sevgi konuyu anlamış gibi sarıldı eşine. Kollarıyla eşinin boynunu mengene gibi sıktığının farkında bile değildi. O da ağladı. Onur artık noktayı koymak istiyordu. Çünkü bulunduğu bu hal kalbine eziyet veriyordu. 

“Aşkım emar sonuçlarım iyi çıkmadı.” Sesi titremeye başladı. Sevgi sarılmasını bozmadı. O da artık konunun ne ile biteceğini biliyordu. Sadece ağlıyordu. Konuşmuyordu. Onur dilinin ucuyla ve kısık bir sesle ;”üç ay,” deyi verdi. Söylediği son cümle ile üzerindeki ağırlık kalkmış ve rahatlamış olsa da bu defa da Sevgi’nin ruh halinin ağırlığı binmişti üzerine. Ve bu daha ağırdı. Şimdi de eşini teselli etmesi gerekiyordu: 

“Bu üç ayımızı en güzel şekilde geçirmek istiyorum seninle.”

Sevgi’den ses gelmeyince tedirgin oldu. Boynunu mengene gibi sıkan kolları da gevşemişti. Başını kendisine çevirdi. Başı bir bebek boynu gibi sağa sola oynuyordu. Gözleri kapalıydı. Bayıldığını anladı. Kucağına alıp kanepeye uzanmasını sağladı. 

Sevgi kendisine geldiğinde yine her ayıldığında olduğu gibi etrafına yabancı bir yere gelmiş gibi boş gözlerle bakıyordu. 

– Başım çok kötü ağrıyor. dedi Sevgi.

Onur, baş ağrısı hapı ile bir bardak su getirdi:

– Al bunu iç canım, geçer inşallah.

     Hapı içtikten bir müddet sonra neden bayıldığını düşündü Sevgi. On dakika kadar hatırlamak için zihnini zorladı. Bulamadı. Tekrar sordu eşine. 

Onur sakin olması sözünü aldıktan sonra sadece “test sonuçlarım,” deyip sustu. İçinden devamını hatırlaması için dua etti. 

“Hatırladım,” dedi Sevgi ve yine sarıldı eşine. 

Onur üzerindeki yükün kalkmasından dolayı rahatladı. Tekrar başa dönüp  açıklamak zorunda kalmayacaktı. 

“Bu üç ay boyunca her anımızda birlikte olacağız. Senden bir şey istiyorum.” Bu sorunun cevabını bekledi. Cevap gelmeyince üzüntüden konuşamadığını düşünüp devam etti: “Lütfen birlikte olduğumuz bu zaman diliminde yüzündeki gülümsemen hep olsun. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi hissetirmeni istiyorum olur mu aşkım?” 

     -Olur- anlamında başını salladı Sevgi. Ve Onur’un da aynı sözü vermesini istedi.

– Ama sen de öyle davranacaksın, tamam mı? dedi.

– Tamam. 

Derin bir nefes aldı Onur. Sustular. O gece sabaha kadar ikisinin de gözlerine uyku girmedi. Sarılmış vaziyette sustular. Bazı susmalar konuşmadır anlayana. Sabaha dek susarak konuştular…

                                 ~ 5 ~ 

Sabahın ilk ışıkları ile yorgun bedenleri uyuya kaldı. Uyandıklarında gün ikindiye dönmüştü. Uyanır uyanmaz, biletleri ayarlayıp valizlerini hazırladılar. Bu üç aylık tatilden kimseye bahsetmediler. Havaalanına gittiler. Paris’e seyahat eden ilk uçağa bindiler. İkisi de birbirlerine söz verdikleri gibi hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlardı. 

Sevgi uçakta, çantasından mesajlara bakmak için telefonunu ararken konferans notlarının olduğunu farketti. Onur’a göz ucuyla baktı, uyumuştu. Notları çantasından çıkarıp okumaya başladı: 

“Ve işte bir başka örnek: Bir parkinson hastası ayaklarını sürüyerek zorla yürüyebiliyor ve elleri yazı yazamayacak kadar çok titriyor. Beynine yapılacak cerrahi bir müdahale ile iyileşeceğini söylüyorlar. Geçirdiği beyin ameliyatı sonrası hastanın elleri ve ayakları düzeliyor, normal hareket etmeye başlıyor. Ancak doktorlar gerçeği sonradan açıklıyorlar: “Yapılan beyin ameliyatı tamamen sahte. Cerrahlar kafatasına küçük bir delik açıp, hiçbir şeye müdahale etmeden geri kapatıyorlar. Bu deneyler, düşünceler ve duyguların insanın fiziksel sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran bilim adamları tarafından yeni yapıldı. Sonuç ortada: Zihin bedeni doğrudan etkiliyor! Kısaca şunu diyebiliriz; inanç vücudun kimyasını değiştirebiliyor.”

     Okuduğu bilgilere binaen Sevgi’nin içinde bir umut doğdu. Eğer gerçekten hastalığı yenebileceğine inanırlarsa Onur iyileşebilirdi. Bu inancı onun kalbine zerk etmek de kendisine düşüyordu. Ve birlikte yaşayacakları üç ay boyunca Onur’u tüm dış haber kaynaklarından uzaklaştırma fikri aklına geldi. Cep telefonunu alacak, interneti, televizyonu yasaklayacak, bu sayede hiçbir zaman savaş, ölüm gibi kötü haberler duymayacak ve görmeyecekti. Birlikte olduğu müddetçe onun zihnine yaşama isteğini oturtacaktı. Bu şekilde hastalığından kurtulacağını düşündü. İnancı tamdı. Aynı inancın Onur’da da hasıl olması için elinden geleni yapacaktı. 

Paris’in sakin bir caddesinde küçük bir otele yerleştiler. Akşam yemeği için dışarıya çıktılar. Yemek sonrası kahvelerini yudumlarken Onur Sevgi’ye baktı. Sevgi, eşinin gözlerindeki bu durgun bakışı önemsedi. 

“Ne oldu canım?” 

Bu soru, Onur’un aklında toparladığı tüm cümlelerin uyuşmasına neden oldu. Cümlelerini tekrar canlandırmak için lokantanın penceresinden dışarıya baktı. En iyisi Sevgi’nin yüzüne bakmadan konuşmaktı.

“Ben öldükten sonra evlenebilirsin.” dedi yumuşak, kısık ve yaralı bir sesle. 

     Sevgi elini tuttu, gözleri nemlendi. 

“Hani söz vermiştin hiçbir şey yokmuş gibi davranacağımıza. Bir daha hastalığını hatırlatıcı en küçük bir sohbet istemiyorum.” dedi. Söylediklerinin ciddi olduğunu belirtmek için de kaşlarını çattı.

“Bir yerde bir söz okumuştum şöyle yazıyordu; “ikimizde öldük, onu gömdüler.” dedi.

Sustular bir müddet. Onur konuyu değiştirip az önce üzerlerinde oluşan efkarlı hâli dağıtmak istedi. 

“Şu Eyfel Kule’sini en son on iki yaşında görmüştüm. Kulenin sağ ayağının soluna doğru bak, muhallebiciyi görüyor musun bak hâla yerinde duruyor.”

     Başını görmek için Onur’un söylediği yere doğu uzattı :

“Tamam gördüm aşkım.”

“Biliyor musun onun ilk sahibi bir türkmüş. Buraya ilk gelenlerden. Sonra temelli Türkiye’ye yerleşmeye karar vermiş ve fransız bir dostuna muhallebi yapmayı öğrettikten sonra da dükkanı ona satmış. O yüzden işletmenin adı türkçe bir isim.”

“Hımm. İlginçmiş. Burdan sonra oraya gidelim canım. Ne dersin?”

“Tamam olur.” 

                                 ~ 6 ~ 

Sevgi için zor günler başlamıştı. Onur’a ölümlü bir hastalığını hissettirmeden üç ay boyunca doya doya yaşamasını sağlayacaktı. 

Kalbe yerleşen güçlü inanç, insan vücudundaki hücreleri etkileyebiliyordu. Bu yaşama isteğini onun kalbine öyle işleyecekti ki tüm hücrelerine kabul ettirecek ve vücudu bu hastalığını yenecekti. Birçok insanın bunu başarabildiğini biliyordu. Ona her bakışında hastalığını hatırlayacak ama hatırladıkça içini delen acıyı da yutacaktı. Hem kendisinin hem de Onur’un moralini en zirvede tutmaya çalışacaktı. 

– Bak canım, dün lisede verdiğim konferans için yaptığım araştırmalara göre eğer bir insan kalpten iyileşeceğine tam anlamıyla inanırsa hastalığını da yenebilir. Senden tek isteğim bu, lütfen buna inan olur mu? Ben elimden geleni yapacağım ve lütfen bu konuda bana yardım et. 

Onur’un masada duran ellerini tuttu. Gözlerinde çaresizlik ile birlikte umut da vardı. Daha çok umut…

Onur, Sevgi’nin gözlerinde  parlayan bu şiddetli isteğe karşı koyamadı. O’nun kalbinde yarattığı inanca destek olmak istedi. 

– Tamam canım. Tüm kalbimle inanıyorum ki birlikte Allah’ın izniyle bu hastalığı yeneceğim. Sen hiç merak etme. Haydi o zaman tatlı yiyip tatlı konuşalım bundan sonra. Artık bu konuyu açmıyoruz anlaştık mı? dedi burnuna küçük bir parmak dokunuşu yaptı tebessümle. 

– Tamam dedi Sevgi, haydi gidelim. 

Muhallebiciye girdiklerinde Onur eskiye nazaran bir değişiklik olmuş mu diye dükkanın içini süzdü. Küçük yaşta hatırladığı kadar çok bir değişiklik yoktu. Hatta duvarda eski sahibinin fotoğrafı hala duruyordu. Pala bıyığı ve keskin bakışları ile fotoğraftaki kişinin Türk olduğu hemen anlaşılıyordu. Sevgi içeride açık olan televizyonda haber programını olduğunu gördü. Kumandayı alıp kanalı değiştirdi. Belgesel açtı. Onur Sevgi’nin yaptığı her şeyin kendisi için olduğunu anlıyor ve karışmıyordu. 

     Muhallebiciden çıktıktan sonra taksi ile gitmek yerine otele kadar yürümeye karar verdiler. Otele giden sokak biraz ıssızdı. İki üç dükkan açık. Yol kenarında park etmiş arabalar vardı. Kaldırımlar ise bomboştu. Sadece oyuncakçının önünde duran bir kadın vardı. Elinde sigarası ile ağlayan bir kadın. Sokakta biraz ilerlerken karşıdan gelen çelimsiz bir genç bıçağını çekip fransızca aksanı ile para istedi. Bu gencin bakışlarından alkollü olduğu da kolaylıkla anlaşılıyordu. Her türlü kötülüğü yapabilirdi. Onur bıçağı görünce hemen Sevgi’nin önüne atladı. 

    “Tamam sakin ol. Al şu parayı ve defolup git buradan!” dedi Onur, genç gaspçının lisanıyla. Sevgi, Onur’un kendisine siper olmasını, -nasıl olsa ben öleceğim en azından ona bir şey olmasın- şeklinde anladı. Onun böyle düşünmesini istemiyordu. Bir hamle ile Onur’un önüne geçip: 

“Tamam hadi, alacağını aldın şimdi defol yoksa bağırırım.” dedi sesini de yükselterek. Genç gaspçı karanlıktan sesler geldiğini duyunca hızla kaçarak uzaklaştı. 

     “Neden böyle yaptın?” diye sordu Onur.

 “Senin yaşaman gerek canım. Neden hemen önüme atladığını biliyorum. Onur, sarıldı sevdiği kadına. “Senin için yaşayacağım. Sen beni sev yeter… gerisini bana bırak. Senin sevgin bana yaşama sevinci veriyor. Sen benim iki dünyamsın.” dedi.

~  7  ~ 

     İlk bir haftayı şehri gezerek geçirdiler. Sabah kahvaltıdan sonra kiraladıkları taksi ile çıkıyor, şehrin tarihi yerlerini geziyorlardı. Sevgi, Onur’u bir an olsun yanından ayırmıyor, küçük bir çocuk gibi ilgi gösteriyor, kendisinden başka kimse ile de görüşmesine izin vermiyordu. Kendi telefonunu dahi kapatmıştı. 

     Onur aynı yerleri görmekten sıkılmasın diye bu haftayı bir kayak merkezinde geçirmeye karar verdi. Otelde yer ayırttıkları  günün sabahı yola çıktılar, bir saatlik bir yolculuktan sonra kayak merkezine vardılar. Teleferik ile karların yoğun olduğu yere kadar gittiler. Bir haftalığına ayırdıkları otel odasına yerleştiler. 

Sevgi kayak yapmak için can atıyordu. Bir kaç saatlik kayak kursunun ardından kısa mesafeleri kolaylıkla kayabiliyorlardı. Ayakları iyice alıştığında ise ormana doğru kaymaya başladılar. Kışın dahi yaprakları dökülmeyen ağaçlar da olmasa etraf bembeyaz görünecekti. Kayarken eşinin yüzündeki mutluluğu görmekten memnun oluyordu Sevgi. Kayağın üzerinde korktuğu halde bunu ona hissettirmiyordu. Onur önde o da peşinden gidiyordu. Kendilerini kaptırmışlardı. Artık yorgunluklarını hissetmeye başlamışlardı. Durdular. 

     “İnan çok yoruldum. Göründüğü gibi değilmiş. Gerçekten de bacak kaslarımdaki ağrıyı artık hissedebiliyorum.” dedi  Onur. 

     “Tamam canım dönelim o zaman. Ben de yoruldum.” 

Kaydıkları sırada yağan kar izlerini yok etmişti. Hava kararmak üzereydi. Kayak merkezine gitmek için denedikleri her yol ormana çıkıyordu. Kaybolmuşlardı. Üstelik acıkmışlardı da. Hava karardıkça soğukluk artıyordu. Bir mağara bulup içerisine girdiler. Birbirlerine sarılıyorlardı üşümemek için. 

“Sakın uyuma.” dedi Sevgi. “Eğer uyursak ikimizde donarız burada.” Cebinden dört adet çikolata çıkardı. Al bunları iki-üç saatte bir ye. Seni sabaha kadar tok tutacaktır. Sabah da yola çıkarız.” dedi. 

     “Ya sen?” dedi Onur, “sen aç kalacaksın ve vücudun bitap düşecek ve uyuyakalacaksın, sonrasını da biliyorsun zaten.” Çikolatanın birini Sevgi’ye uzattı. 

    “Hayır. Merak etme ben dayanırım. Kaymadan hemen önce iki tane yemiştim zaten.” 

     Onur eşinin gözlerindeki kendisi için verdiği mücadaleyi gördü. Ve yaşama sevincini. Bu ona hayat veriyordu. Kalbinde su kaynakları çıkıyor gibi can geliyordu. Bunu iliklerine kadar hissetti. Sevgi, doktorlar üç ayı kaldı dese de umutluydu. Onu hayatta tutabilmek için de yaşamak isteği kendisinde de gün be gün artıyordu. Böyle olması gerekiyordu. Kendisi hissetmezse başkasına da hissettiremezdi. Tüm kalbiyle yaşamak istiyordu ki Onur’un da bunu hissetmesini sağlıyordu. Ve bu da bir nevi fiili duaydı aslında. 

     Vakit gece yarısını geçmişti. Sevgi arada bir Onur’un gözlerini kontrol ediyor kapanır gibi olduğunda ise eliyle uyarıyordu. Konuşturup uyanık tutmak için sorular soruyordu: 

     “Ne garip değil mi? İnsan sevdiği ile beraberken dünya çok geniş geliyor ama sevdiğin yanında yokken koca dünya dar geliyor. Bak şu an, şu küçücük mağara bile sen yanımdasın diye kocaman, ferah ve geniş bir salon gibi.” 

     “Bende de öyle… Sanırım bu kalpler arasındaki iletişimden kaynaklanıyor. Kalp huzur bulduğu kalp ile devamlı bağlantı halinde ve bunun da mesafe ile bir ilgisi yok. Emin ol. Bize okulda insan psikolojisi dersinde anlatmışlardı; insan, insanı nedensiz de sevebilir hatta sevdiği ona zarar verse de sevebilir. Bu onların aptal olduğu anlamına gelmez. Çünkü kalbin fonksiyonları insanlardan bağımsız. Sen ne kadar istemesen de kalp isteyebilir. Çünkü senden bağımsız olarak kalp diğer kalpten gelen sinyalleri hisseder, okur. Ve okuduğu şeylerden  de huzur buluyorsa sevmeye devam eder. Yunus Emre’nin; “bir ben vardır benden içeri,” dediği ‘ben’ ise bu kalptir. Yani öyle sanıyorum. 

“Cidden mi?” dedi Sevgi.

“Evet,” dedi gülümseyerek.

“Keşke şu an senden gelen sinyalleri ben de açıkça okuyabilseydim.”

“Boşver, belki de böylesi daha iyi. İnsanın bazı şeyleri bilmeden yaşaması onun iyiliği için…”

               ~ 8 ~ 

     Onur’un soğuktan dudakları ve göz altları morarmıştı. Sevgi onu ısıtmaya çalışıyordu elleriyle ovarak. 

     Bir an önce sabah olması için dua ediyorlardı. Sığındıkları mağara küçüktü, ayağa kalkmanın imkanı yoktu. Teyemmüm ile namazlarını oturdukları yerden kılıp bol bol dua ettiler.

     Sabah olduğunda güneş kışa inat ihtişamı ile doğmuştu. Mağaradan dışarı çıkıp güneşin sıcaklığını kemiklerine kadar hissettiler. Bu iyi gelmişti ikisine de. İkisi de aynı anda bir motor sesi duydular. Ormanda çalışan odunculardır diye düşünürken kar arabasını gördüler. Bu gelen kayak merkezinin görevlisiydi. Devriyeye çıkmışlardı. İkisi de kurtulmanın sevinci ile birbirlerine sarıldılar. “Hayatta kalmak ne güzel” dedi  Sevgi. Arabaya bindiler. Otele vardıklarında ise ilk iş lokantaya gidip aç karınlarını doyurmak oldu. 

~ 9 ~ 

     Aradan bir ay geçmiş Sevgi umudu hiç elden bırakmamıştı. İnanıyordu, kalpten kalbe giden bir yol olduğuna inanıyordu. Onur’un kalbine wifi ağına bağlanan telefon gibi bağlanıyor ve ona yaşamayı enjekte ediyordu adeta. Onur ise doktor olarak hastalığının çaresiz olduğunu çok iyi biliyordu. Eşinin güçlü inancı gerçekten işe yarayacak mıydı? Sevginin gücünü görebilecek miydi..? 

     Kaldıkları otel odasının balkonu muhteşem bir dağ manzarasına bakıyordu. Kış güneşi sabah balkonu ısıtmış ve müthiş bir yaz havası vermişti. Kahvaltı yapmak için idealdi. Sevgi kahvaltıyı hazırlarken, Onur da balkonun demirlerine yaslanmış, dağın tepesinde kar beyazı ve yeşilin, sarımsı güneş ışığıyla buluşmasından ortaya çıkan renk cümbüşünü izliyordu. Birdenbire başı dönerek yüksekliği kemerine denk gelen demir korkuluktan diğer tarafa düştü. Korkuluğun demirinden tutundu düşmemek için.  Sevgi -ah!-sesine koşarak geldi. Onur’u balkonda göremeyince korku dolu sesle seslendi: 

“Onur!” 

Cevap gelmesini beklemeden demir korkuluğun arka tarafında Onur’u görmüştü bile. Gördüğü gibi yardımına yetişti. Onur, balkon korkuluğunun ortasından geçen uzun demiri iki eliyle sıkıca tutarak düşmemeye çalışıyordu. Sevgi eğilerek bir elini tutup kendisine çekmeye çalıştı. Ama gücü yetmiyordu. Onur’un demiri tutan diğer eli mosmor olmuştu. Sevgi iki elini de sıkıca tutup “kendini bana bırak,” dedi. “Taşıyamazsın canımsın,” dedi Onur.        

Ayaklarını demire sıkıştırıp iki eliyle sıkıca tuttu ellerini. “Bana güven yapabilirim!” dedi. Bir yandan da yardım çağırıyordu. Etrafta kimseler yoktu. Ayakları sıkıştırdığı yerden kurtulup birden aşağıya doğru sarktı vücudu. Şimdi her ikisi de askıdaydı. Sevgi bir eliyle demirden tutuyor diğer eliyle de Onur’u tutuyordu. Onur, Sevgi’nin de düşebileceğinden korkarak; ” beni bırak Sevgi, benim zaten şurada bir kaç ayım kaldı ama sen yaşamalısın,” dedi. 

“Hayır,” dedi Sevgi hiddetle. “Sen de yaşamalısın, benim için yaşamalısın.”          

     Eğer otel görevlileri yetişmeseydi Sevgi daha fazla dayanamayacaktı. Bunu nasıl başabildiğine kendisi de inanamıyordu. Bu koca adamı tek eliyle bir dakika asılı vaziyette tutmuştu. Her ikisi de ter içerisinde kalmışlardı. Sevgi aklından çıkmayan konuyu yorgun oldukları halde Onur’a söyledi. “Bir daha ağzından -ben zaten öleceğim- gibi bir laf çıkarsa seni ben öldürürüm,” dedi. Onur kahkahayla güldü bu ironi dolu söze. Sevgi de sinirden gülüyordu söylediklerine. 

~ 10 ~ 

Kahvaltıdan sonra otel görevlisi odayı arayıp Türkiye ‘den birisinin aradığı haberini verdi. Sevgi, Onur’un gözlerine baktı;”Sanırım bu bizimkilerden biri,” 

“Evet canım ben daha erken aramalarını bekliyordum ikinci aya girdik ilk defa aradılar.” 

“Bence bizi bulmakla zaman harcamışlardır. Hatırlarsan haber vermemiştik.” 

“Evet haklısın unutmuşum.” 

  “Sevgi muzır bir gülüş taktı yüzüne. Onur da güldü:

“İyi hadi bakalım, o zaman sen konuş.” dedi Onur. 

Arayan kaynanasıydı, anne ve babası da yanlarındaydı. Onur’un hasta olduğunu onlara söylememişlerdi. Telefonlarının bozulduğu için tamircide olduğunu, aramaya hiç fırsatlarının olmadığını, en yakın zamanda geleceklerini söyledi. Telefonun diğer ucundaki öfkeli insanları sakinleştirmişti. Onur bunu nasıl başarabildiğini sordu ve cevap olarak; – bir sosyolog olmanın faydaları işte bunlar canım.- dedi Sevgi gülümseyerek. 

    Son aya girmişlerdi. Sevgi hala umudunu koruyordu. Muhtemelen bu ayın sonunda ağrılar artacak ve hastaneye yatacaktı ama Onur’dan ağrılara dair hiç bir şikayet duymadı. Bu durum daha çok umudunu arttırıyordu. 

Otel hastaneye yakın bir yerdeydi. Sokağa her çıktıklarında, hastane yoluna girmemek için elinden geleni yapıyordu Sevgi. Hastane ona hastalığını hatırlatır endişesi taşıyordu. Ama bu defa yol kenarında kan alma aracını görünce yönünü değiştirmek istedi. Onur aracı görür görmez hemen Sevginin kolunu çekiştirip; “gel kan verelim belki de birilerinin yaşamasına vesile oluruz ha ne dersin,” dedi. 

     Korktu Sevgi: “Hayır,” dedi. 

“Neden hayatım?”

“Hayır dedim. Lütfen ısrar etme.”

” Ha tabi ya anladım. Kanımda bir şey çıkmasından korkuyorsun.”

“Lütfen,” dedi Sevgi. Gözleri yaşarıyordu. 

“Tamam canım ben kan vermem sen ver bari olmaz mı?”

“Tamam. Sen vermeyeceksin ama söz mü?”

“Söz. Hadi gidelim”

     Fransızca aksanı ile sadece Sevgi’nin kan vereceğini söyledi Onur doktora. Sevgi konuşulanlardan bir şey anlamasa da kan alma işleminin dünyanın her yerinde aynı olduğunu biliyordu. Hemşire elindeki kağıdın imzalanmasını istedi. Onur hemşirenin konuşmasını Türkçeye çevirerek Sevgi’ye anlattı. Önce bir makineye girmesi gerekiyordu. Anlam veremedi. Onur’un gözlerinin içine baktı. Onur bu soru işareti dolu bakışa hemen cevap verdi. “Burada böyle canım prosedür. Bizimkilere göre biraz daha detaylı araştırıyorlar. Sorgulamadı, “tamam,” dedi başını salladı. Kan verme işlemleri bittikten sonra: 

     “Kendini nasıl hissediyorsun,” dedi Onur.

     “Hafiflemiş gibi hissediyorum.” 

     “Kan verdiğin için acıkmış olabilirsin, muhallebiciye gidelim mi?”

     “Tamam olur.” 

~ 11 ~ 

     Muhallebilerini yerken Sevgi, “neredeyse üç ay olacak,” diyecekti ki içinde kaldı. Hatırlatmak istemedi. Her ne kadar Onur’a hastalığını hatırlatmamak için elinden geleni yapsa da son günlerde  içten içe de düşünüyordu durumunu. O yüzden konuyu değiştirdi:

     “Şimdi bizi nasıl da merak etmişlerdir.”

     “Boşver aşkım sen   bunları düşünme,” dedi Onur. “Çok önemseyen varsa gelir buraya.” 

     “Evet haklısın,” dedi. 

     “Bu teknoloji yüzünden kim bize değer veriyor kim vermiyor anlayamıyoruz. Tüm sosyal medyada tanıdıkların tarafından takip ediliyorsun. Sayfa profilinde paylaşım yapıyorsan demek ki iyisin, hiçbir şeyin yok ve o zaman aramaya da gerek yok gibi bir algı var insanlarda. Ama Telefonun bozulsa bir ay sosyal medyadan uzak olsan hemen aramaya başlıyorlar.” 

Gülümsedi Sevgi: ” Evet çok haklısın canım. İnsani değerler gittikçe kayboluyor.  Ceplere koyulacak şeyleri kalbe, kalbe koyulacak şeyleri de ceplere koyuyorlar.” 

     Son günler yaklaştıkça hastalığa dair herhangi bir belirti göremiyordu Sevgi. Sonlara doğru ne olacağı ile ilgili en ufak bir bilgisi de yoktu. Artık her güne bu gün ne olacak kaygısı ile uyanıyordu. Sabahları ilk uyanan kendisi oluyor ve Onur’un nefesini kontrol ediyordu. Nefes aldığını gördüğünde ise rahatlıyordu. Onur bu hareketini bir kaç defa yakalasa da belli etmemişti. 

     Kış güneşi yine bir sabah baharın müjdecisi gibi sıcacık gelmişti. Balkonda kahve keyfinin tam zamanıydı. Sevgi’nin canı kahve ile birlikte bitter çikolata çekti. Bu isteğini Onur’a söyledi. En sevdiği çikolata sade bitterdi. Onur bunu unutmuştu. Sevdiği kadına iş dönüşlerinde birçok kez çikolatasını da alıp gelirdi. Neden unuttuğuna bir anlam veremedi. Suçunu affettirmek istercesine; “sen otur canım ben hemen marketten alıp geliyorum,” dedi. Sevgi yalnız göndermek istemedi fakat Onur’un da ısrarına dayanamadı. 

~ 12 ~ 

     Onur’un marketten dönüşü gecikmişti. Telaşlandı. Aklına gelen şeyin olmasından korktu. Markete çıkmak için hazırlandı. Dışarısı soğuktu. Montunu almak için dolabı açtı. Montunu aldıktan sonra arkada dolabın köşesinde saklı duran çanta ilgisini çekti. Bu çanta kan verdikleri gün Onur’daydı. Hem bir an önce çıkmak istiyor hem de çantaya bakmak istiyordu. Hızlıca çantayı aldı içini açtı. Kendisine ait raporlar vardı içinde. Bu raporları neden Paris’e getirdiğini iyiden iyiye merak etti. Raporun sonucunu okuduğunda ise ağlamaya başladı. Çantanın diğer gözüne de bakıştırdı. Bir dosya vardı içerisinde. Bu dosya, kendilerine bıçak çeken gencin resmi ve onun hakkında bilgilerin olduğu dosyaydı. Ve hemen arkasında dağda mahsur kaldıklarında kendilerini  kurtaran adamın resmi ve bilgi dosyası. Hatta kan verdiği araçtaki hemşire ve doktorun  bile resmi vardı dosyada. Olanlara hiçbir anlam veremiyor sadece sonuca bakıp ağlıyordu. 

Onur odaya girdiğinde elinden dosyayı alıp sarıldı Sevgi’ye. Ağlama, her şeyi anlatacağım canım. Ama şunu bil ki her şey yolunda tamam mı? Sakin ol. Her şey yolunda canım. Atlattın her şey normal. Sonuçları almak için gitmiştim. Sonuçların temiz çıktı.” 

“Hiçbir şey anlamıyorum Onur,” dedi Sevgi. 

Ağlamasını da durduramıyordu. 

“Eğer ağlamazsan her şeyi anlatacağım tamam mı? Sakin ol” 

    Onur sakinleştirici hap ile bir bardak da su getirdi. Hapı ve suyu içirdi önce elleriyle. 

     “Tamam, sakinim anlat,” dedi Sevgi. 

    “Markete diye hastaneye gittim az önce senin test sonuçlarını almak için. (Elindeki kağıtları uzattı.) Bunlar senin sonuç raporların. Hani kan vermiştin ya, aslında o senin hastalığını tetkik etmek içindi. Kan aracının içinde ki doktor Necmi Hoca’mın tanıdığı bir arkadaşıydı. Durumu anlatınca kabul etti ve senin kan değerlerine baktı. Şu an tüm değerlerin temiz çıktı. Çok iyisin aşkım. Üç ay oldu hiç bayılmadın burada. Oysa ne zaman üzüntülü bir şey duysan veya stres yapsan bayılıyordun. 

“Bunu senden saklıyordum ben. Nereden biliyorsun?” 

“Biliyorum canım. Ben hastanedeyken de bayılmıştın hatırlıyor musun?” 

     -Evet- anlamında başını salladı.

     “Bak şimdi işin aslı şu; Türkiye’de yapılan testlerde. Aslında üç ayı kalan hasta sendin ama bunu sana söyleyemedim. Söyleyemedim çünkü seni buraya tatile gelmeye ikna edemezdim ve sana bu yaşama sevincini ben sana senin gibi veremezdim. Sen beni yaşatmaya çalışırken aslında bir taraftan da sen yaşamak istiyordun sırf beni ayakta tutmak için. İçindeki bu yaşama tutkusu ve sevgin seni de beni de ayakta tuttu. O gaspçı genç, dağda kalmamız, benim balkondan düşmem, hepsi senin yaşama hevesini arttırmak için hazırlanmıştı. Bunu ta en başından Necmi Hoca ile birlikte sen hastanede baygın olduğun sırada planladık. Seni telaşlandırıp bayılmanı sağlamamız bile planın bir parçasıydı. Rabbime binler şükür olsun ki işe yaradı. 

Sımsıkı sarıldı sevdiği kadına, hayata sarılır gibi sarıldı…

     Elbette bunlar vesile Rabbim yüzümüze değil senin kalbine baktı. Verdiğin bu savaş bir nevi duaydı aslında. Kalbindeki sevgi merhem oldu yarana. 

Sevgi diye bir merhem var canım, hangi yaraya sürsen iyi ediyor. . .

(Birbirlerine sarılırken Doktor Necmi tatlı bir tebessüm ile odanın kapısından onları izliyordu.)

| Nazım Köyce

dönüşüm

simple Ula just started following you at https://nazimkyce.wordpress.com. They will receive an email every time you publish a post. Congratulations. You might want to go see what they're up to! Perhaps you will like their blog as much as they liked yours!
Bitip giden, yok olan hiçbir şey yok aslında
Her şey bir şeye dönüşüyor yer yüzünde
Yaprak, toprağa dönüşüyor
Su buhara, buhar yağmura, Soğuk, sıcağa
İnsan acıya dönüşüyor.!!

#nazımköyce
#insan #acıya #dönüşüyor